Türkiyenin toplumsal yapısı -1

OSMANLI-CUMHİRİYET DEVAMLILIĞI ÜZERİNE

                                                                                                          Kadir CANGIZBAY

Osmanlı ile Cumhuriyet ilişkileri söz konusu edildiğinde, hem devamlılık hem de kesiklilik vardır. Ancak dünyanın kendi etrafında dönmesinin, yani tek ve aynı bir hareketin, bizler tarafından Güneşin doğması ve batması şeklinde iki farklı ve ayrı hareket olarak, üstelik zıt iki süreç yani gece ve gündüz olarak algılanması üzerinde durulan konuya iyi bir örnektir. Yani aslında devamlılık içeren bir olgu bize bir göz yanılması nedeniyle kesiklilik içeriyormuş gibi görünür. Osmanlı ile Cumhuriyet arasında da hem devamlılık hem de kesinlilik bulunması kaçınılmazdır.

            Bilim, zaten her şeyin apaçık olmadığı, bize apaçıkmış gibi geldiği şekilde olmadığı için vardır. Bizim bu konudaki katkımız insanın herhangi bir duruma ilişkin algısının çarptırılmışlığı ve aldatıcılığı ile insanın bu durum çevresinde ya da karşısında etkin özne olmaması / edilgen bir nesne olması, taşıdığı nesnellik payı arasında düz orantılı bir ilişki bulunduğunu ortaya koymak olacaktır. Şöyle ki, insan dünyanın dönmekte olduğunu algılamayıp, güneşi doğar- batar olarak görür. Bunun nedeni insanın hareket eden dünya karşısında tümüyle edilgen yani dünya ile birlikte dönüyor olması, dolayısıyla belirleyicilik payının sıfır, belirlenmişlik payının ise mutlak olmasında kaynaklanır. İnsan, yerküre üzerinde ancak onunla tam ters yönde ve aynı hızla hareket ederse göz yanılmasından kurtulmuş ve gece gündüz kesikliliğini de ortadan kaldırmış olur.

            Doğma ve batma zıtlığı olan kesiklikli çerçeveye hayat veren güneş değil, tam tersine bizim kesiklilik taşıyan koordinatlarda yer alıyor olmamızdır.

             Aralarında ne tam kesiklilik ne de tam devamlılık bulunmayan Osmanlı ile Cumhuriyeti işleyiş ve hareket ediş biçimini veren belirleyicilikler hiyerarşisini ve bu belirleyicilikleri ayakta tutan, onlara kaynaklık eden güç ilişkilerini işin içine katmaksınız ele almak yanıltıcı ve yanlış olur.

            Cumhuriyet, asker ağırlıklı doğrudan doğruya Osmanlılı bir bürokrasi tarafından kurulup biçimlendirilmiştir. Tazimattan, meşrutiyete bütün ‘atılım’ ve hatta ‘devrim’ler hep Osmanlı yüksek bürokrasisi tarafından yapılmıştır. Bürokrasinin bu gücü tesadüfî değil, saray imparatorluğun daralıp, erime sürecine girmiş olmasının sonucudur. Ama ne kadar güçlü olursa olsun bürokrat memurdur ve gücünü ve bu gücün meşruluğunu amirden alır. Saltanattan kurulmuş Osmanlı bürokratı, artık tek/en güçlüdür. Ama aynı zamanda amirinden, egemenliğini meşrulaştıracak temelden de yoksun kalmıştır. Bir sınıf oluşturmadığı gibi aile, aşiret hatta kavim ya da ırka da dayanmadığı için egemenliği bunlarla da meşrulaştıramaz. En iyisi egemenlik kaynağına milleti yerleştirmektir. Ama millet rüştünü ispat etmemiş sayılıp, kılık kıyafetten dinleyeceği müziğe kadar her konuda eğitilip medenileştirilecektir. Bunun için de pozitivist anlamda bilim ve akıl kaynaklık edecektir.

            Saraydan devrim yapılmayacağı zaten bir veridir. Cumhuriyetin ilk 15–20 yıllık döneminde mükemmeliyetçiliğin ortaya çıkmasıymış izlenimini veren bazı politika ve uygulamalar şu çerçevede olmuştur: mutlak anlamada irticanın ve göreli olarak mürteciliğin mümkün olan en uç noktasının immobilizim yani hareketsizcilik, tarih-dondurmacılığı olacağı açıktır. Kendi özellikleri itibariyle böylesi bir immobilizmden yana olup mürteciliğin en uç noktasında yer alması mümkün olan tek grup bürokrasidir. Bürokrasinin kendine özgü hiçbir dinamiği bulunmadığı için, özerkliğe sahip olup, bir iktidar odağı konumunda bulunabilmesi, ancak diğer tüm toplumsal dinamiklerin önünü kesebileceği ölçüde mümkün olacaktır. Bu da bürokrasinin ne denli özerk bir iktidar odağı haline gelmişse, bu konumu koruyup güçlendirmek üzere söz konusu immobilizmi topyekûn bir ideolojiye dönüştürüp toplumun tümüne empoze etmeyi deneyecek olması demektir.

İktidarı eline geçirmiş komprador oligarşinin kendi düzenini idame ettirebilmek için bürokrasiye gerçekten önemli bir söz hakkı varmış ve düzenin gerçek sahibi, savunucusu kendisiymiş sansın ve düzene sahip çıksın diye mekanik bir kompartımanlar konfigürasyonu inşa etme eğilimi vardır.

            Kıyafet devrimiyle Cumhuriyet, Osmanlıdan kopmak, onunla kendisi arasında bir kesiklilik koymak, onunla olan devamlılığı en kopmaz bir biçimde yeniden üretmiş olur. Dil devriminde de aynısı görülür.

            Türkiye Cumhuriyete en az uzak bir rejimi yaşadıysa o da birinci meclisin kendisine Cumhuriyet ilan ettirildiği güne kadarki yönetimi altında olmuştur.

 

TÜRKİYE’DE ÇOK PARTİLİ SİSTEME GEÇİŞ VE DEMOKRASİ SORUNLARI

N.Kara İncioğlu

Bu makale, devlet- toplum ilişkilerinde önemli bir dönüşüme yok açan çok partili sisteme geçiş sürecinde temel sorunun politik sistemin oluşmasında yattığını varsayarak yazılmış.

 

l. Çok Partili Sisteme Geçiş Öncesinde Siyasal Yaşam

Türkiye’de çok partili sisteme geçiş toplumdan gelen hareketlerle ve baskılarla olmamıştır. Parti ile devletin özdeşleştiği tek parti rejiminde “milli şef” konumundaki Cumhurbaşkanı İnönü tarafından 1945 yılı başlarında geçiş kararı verilmiş ve böylece liberalleşme girişimleri başlamıştır. Yazar, İnönü’nün kararındaki en önemli etkenin, Sovyetler Birliği’nin tehdidine karşı Batılı devletlerin desteğini kazanmak gibi bir dış politika kaygısı olduğunu belirtmiş. Ama Mustafa Hoca buna katılmıyor.

İnönü’nün Cumhurbaşkanı seçildiği 1938 Kasımından 2. Dünya Savaşı’nın sonlarına kadar politik rejimde herhangi bir liberalleşme belirtisi görülmemiş. 26 Aralık 1938’de 1. Olağanüstü Kurultay’da İnönü, “Değişmez Genel Başkan” kabul edilmiş. Böylece o dönemde, totaliter rejimlere benzer biçimde yetkiler hem parti hem devlet başkanı olarak tek kişide, Milli Şef’’te toplanmış.

1939 Mayıs’ta CHP Kurultay’ında yapılan tüzük değişiklikleriyle meclis içinde Bir Müstakil Grup kurulması kararını, bazı araştırmacılar demokrasiye geçiş niyeti olarak görmüş. Oysa yazar, bunun liberalleşme doğrultusunda değil, tam tersine rejimin otoriterliğini güçlendirmeye yönelik olduğunu savunmuş. Değişmez Genel Başkana bağlı çalışacak bu 21 kişilik grubun işlevi hükümeti kontrol olarak tanımlanmıştı. Bu grup, seçim sonrası partili milletvekilleri arasından Kurultay tarafından seçilecekti. Yazara göre, böylece bağımsızlar partinin bir unsuru haline getirilerek eleştiriyi daha da kısıtlamış oluyordu.

Savaş yılları boyunca parlamento dışı politik yaşam baskı altına alındığı gibi, Müstakil Grubun varlığına rağmen parlamento içinde de bir çoğunluk belirtisi görülmemiş. Yazara göre, savaş döneminde iç politika, dış politikanın gereklerine göre belirlenmiş.

Liberalleşme girişimleri, 1945’te San Francisco Konferansı öncesinde hız kazanmış. Batının desteğini almak için çok partili bir sistemin gerekliliğini düşünen İnönü, geöişin biçimini de belirlemeye çalışmış.

 

ll. Öngörülen Model: Hegemonyacı Parti

İnönü ve çevresine göre; meclis ve var olan kadrolar içinden çıkacak kişiler ikinci bir parti kuracak; böylece hem geçmişteki tek parti rejiminin meşruluğu sorgulanmayacaktı. Hem de muhalefet partisi cumhuriyetin temel ilkelerine uyacaktı. Politik faaliyetler var olan kadrolarda tutulurken, toplumda kargaşa olmayacak; toplumun dışlanmışlığı sürecekti. Toplumun katılması yine istenmiyordu, öyle olsa bile bunun denetimli ve adım adım olması isteniyordu. Bu tür bir muhalefet partisiyle demokratik görünüş tamamlanacaktı. İnönü ve çevresinin istediği çok partili sistem, aslında rekabetçi ve çoğulcu bir sistem değil, muhalefet partilerinin görünüşte olduğu “hegemonyacı parti rejimi”dir. Eski rejim yasalarında da hiç değişlik yapılmamış. İstenilen ikinci partinin yasal güvenceden yoksun, adeta “ruhsatlı” bir parti olması amaçlanmış. Adnan Menderes, bir konuşmasında, CHP’nin DP’ye empoze ettiği modeli şöyle anlatmış:

1)Şark illerinde ve sınır illerimizde teşkilat yapmamak, köylere uzanmamak, hatta şimdilik uygun görülmüş olan birkaç ilden başka yerde teşkilat yapmamak

2)Teker teker seçerek, ancak az sayıda üyeyle çalışmak

3) CHP’ye karşı 40-50 sene iktidara gelme iddiasında bulunmamak

 

lll. 1945 Yılı: Parti İçi Muhalif Hizbe Bir Parti Kurdurtma Çabası

Liberalleşmenin ilk belirtisi 1944’te kapatılmış olan 3 muhalif gazetenin(Vatan, Tan, Tasviri Efkâr) 22 Mart 1945’te yeniden yayınlamasına verilen izindir.

7 Haziran 1945’te CHP Meclis Grubu Başkanlığına verilen “Dörtlü Takrir” ile parti içi muhalif hizip kendini ortaya koymuştur. Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan tarafından verilen bu önergede, Türk vatandaşlarının artık “politik hürriyetlerini şuurla kullanacak bir seviyede bulundukları” belirtilmiş ve demokratikleşme talebi edilmiş. Önerge sahiplerinin, bu dönemde ayrı bir parti kurmaktan çok, parti ve meclis içindeki yaygın hoşnutsuzluğu kanalize ederek muhalif hizbin gelişmesini amaçladıkları söylenebilir, demiş yazar.

DP’nin bir “kontrol partisi” olacağı düşünülmüş. “Kontrol partisi”, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşunu anımsatıyor. SCF de Atatürk’ün isteği üzerine Fethi Okyar tarafından “kontrol ve tenkit” organı olarak kurulmuştu. Ancak Fethi Bey, SCF’ nin iktidar için mücadele edeceğini açıklayınca ilişkiler gerginleşmiş ve parti kendini feshetmişti.

DP 7 Ocak 1946’da resmen kurulmuş. Ama enformel güvencelerle, “ruhsatlı” bir parti olarak. New York Times, partinin “majestelerinin sadık muhalefeti”  gibi düşünüldüğünü ileri sürmüş. Bu durum muvazaa iddialarına yol açmış.

 

lV. 1946–50 Dönemi: Tek Parti Rejiminin Kurumlarıyla Çok Partiye Geçiş

Yasal güvence yokluğuna ve tek partiye dönüş olanaklarının açık bulunmasına rağmen, DP gerçek bir muhalefet partisi gibi davranmış. Yasal güvence yokluğundan, “parti içi demokrasi” işleyememiş. Tek parti rejiminin politik kadrolarının kurduğu DP, toplumsal muhalefeti kanalize ederek yumuşatmış; böylece tek parti rejimi ideolojisi sorgulanamamış. DP’de bunu yapmak isteyenler ise 1945’te partiden ihraç edilmiş.

“Hegemonyacı parti” rejimi kurulması girişimleri 1947’de tıkanma noktasına gelmiş, ilişkiler gerilmiş. Cumhurbaşkanı İnönü, liderlerle yaptığı görüşmelerden sonra DP’nin yasal bir politik parti olduğunu ve bundan sonra idarenin baskısı olmaksızın iktidar partisinin şartları içinde çalışacağına söz vermiş. Kendisinin her iki partiye karşı eşit derecede görevli olduğunu belirten 12 Temmuz Beyannamesi’ni yayınlamış. İki parti arası iktidarın el değiştirebileceğini de içeren 12 Temmuz Beyannamesi çok partili sisteme geçişte önemli bir dönüm noktası sayılabilir. Zaten uluslar arası ortam ve Türkiye’nin dış politika gereksinimleri tek parti rejimine olanak vermiyordu.

Bu beyannameden sonra, iktidarın etkisi biraz azalmış, ama yasal değişiklikler adım adım olmuş. 46 – 50 Döneminin en önemli sorunu genel ve eşit oya dayanan özgür ve adil bir seçim için oluşturulacak Seçim Kanunu’dur. Önceki kanun tek dereceli olmasına rağmen açık oy, gizli tasnif öngördüğünden özgür ve adil bir seçime olanak vermiyordu. Sonunda 16 Şubat 1950’de yeni seçim kanunu kabul edildi. Bu dönemde CHP, iktidarda kalacağı umuduyla hareket etmiş. DP iktidara geldikten sonra iki parti arası ilişkiler gerilmiş, 1953 Aralık’taki bir yasayla CHP’nin mallarına el konulması kararı verilmiş.

Özetle,1950’ye gelindiğinde çoğulcu ve rekabetçi sisteme geçiş için yeterli zemin hazırlanamamış. !950 seçimlerine parti devlet özdeşliğinin ideolojik ve kurumsal düzeyde çözülmediği bir ortamda gidilmiş. Ancak, 2. Meşrutiyet’ten itibaren ilk kez halkın oylarıyla iktidar sarsıntısız bir şekilde el değiştirmiş.

 

Sonuç:

50’li yıllarda CHP çoğulcu ve rekabetçi bir sistemde işlev gören ve toplumu temsil etme kaygısı olan bir parti olmakla, devlet partisi geleneği arasında bocalamış. CHP, iktidarı kaybetmeyeceği fikriyle muhalefetin yaşaması için yeterli yasal güvenceye yönelik değişiklikleri yapmamış.

1950 öncesinde daha liberal ve çoğulcu söyleme sahip olan DP, 1950 sonrasında “milli idare” ye dayanarak azınlık haklarını hiçe sayan bir tutum izlemiş. Seçimi kazanan mutlak çoğunluk halk sayılırken, kaybeden azınlık hiç sayılmış. Bu anlayış, muhalefeti ortadan kaldırmaya kadar gidebilmiş.

50 – 60 Döneminde de rekabetçi ve çoğulcu politik sistemin kurumsallaşması için yeterli dönüşümler gerçekleşememiş, muhalefet kurumsallaşamamış. Dönemin sonuna doğru güçler birliğine dayanan 1924 Anayasası’nın değiştirilmesini muhalefet(CHP) talep etmiş; ancak iktidar direnmiş, böylece 60 Darbesine giden yol açılmış.

 

“Değişimi dönüşümü bürokratlar yapar” zihniyeti var makalede. Aslında yok öyle bir şey!

Bunlara bakarsanız 1946’yı devrim niteliğinde görürler, aslında öyle değil! demişti.

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !