TÜRKİYE’DE MODERN DEVLETİN OLUŞUMU ve KEMALİZM

TÜRKİYE’DE MODERN DEVLETİN OLUŞUMU ve KEMALİZM

 

ALİ KAZANCIGİL

 

    Makalede modern Türk Devleti’nin tarihsel oluşumu ve Kemalizm’in bu süreç içindeki yeri ve işlevi üzerinde durulmaktadır. Makalede temel varsayım Kemalizm’in eski ile yeni arasında tam bir kesinti teşkil etmediği, önemli farklılıklar yanında önemli devamlılıkları, benzerlikleri de içerdiğidir.

    Kapitalist dünya ekonomisi’nin(KDE’nin) gelişmesi ile Osmanlı’da çeşitli dönüşümler olmuş, bu dönüşümler Osmanlı’nın kendi içsel dinamiklerinin nitelikleri nedeniyle çözümlenememiş ve Osmanlı’nın KDE ile bütünleşme ve çevreselleşme süreci içinde devlet mali bir krize girmiş, merkez-çevre ilişkileri bozulmuştur.

     Kazancıgil’e göre Türkiye’de modern Türk Devleti’nin gelişiminin Batı’dakilerden farklı olmasındaki farkı yaratan, Batı’dakinden farklı kendine özgü içsel dinamikleri ile Batı’da modern devletin, KDE ile iç içe, aşağı yukarı aynı zaman kesitleri çerçevesinde gelişmiş olmasıdır. Açacak olursak:

     “Osmanlı-Türk toplumunda ve genellikle Üçüncü Dünya ülkelerinde toplumsal kuruluşun özerkliğini kaybederek çevreselleşme sürecine girmesi daima modern devletin oluşmasından önce olmuştur. Bunun sonucu olarak da, Batı’dakinin tersine, kapitalizm-modern devlet ikilisi bağımsız bir süreç içinde gelişememiştir. Bununla birlikte KDE ile bütünleşme süreci başlamadan önce Osmanlı Devleti’ni belirleyen nitelikler, Batı’da devleti belirleyen niteliklerden çok farklıdır. Dolayısıyla, Osmanlı-Türk Devletinin oluşumunu incelerken, içsel-dışsal dinamikler diyalektiğini dengeli biçimde kullanmak zorunludur.”

Bütünleşme sürecinin uzun bir devrede ve yavaş gerçekleşmesinin temel nedenleri:

1) Osmanlı iktisadi yapısının yaygınlık alanının muazzamlığından ve içsel sağlamlığından kaynaklanan özerkliği

 2)  Osmanlı devlet aygıtının güçlü ve düzenli olması

     Bu güçlülük ve düzenlilik yüksek düzeyde tutulabildiği sürece bütünleşme yavaşlatılabilmiştir. Devletin kendine özgü bu nitelikleri KDE ile bütünleşmeye uymasına ve KDE’nin merkezinde yer alabilecek duruma gelmesine engel olmuştur.

§         Siyasal yapının pazar mekanizmalarına egemen olduğu Osmanlı toplumsal kuruluşu, KDE’ye ayak uyduramamıştır.

§         Bütünleşme süreci geliştikçe de bu egemenlik giderek zayıflamıştır. Bu zayıflama:

1.      Tımar sisteminin bozulup yıkılarak yerine iltizam sisteminin getirilmesi

2.      Kapıkulu bürokrasisinin, asker ve sivil kanatlarıyla soysuzlaşması

3.      16. yüzyıl sonlarında görülen nüfus patlaması

4.      Büyük fiyat artışları

5.      Temel tüketim mallarının darlığı

6.      Celali isyanları

7.      Kentlerde ticaretin ve üretimin baltalanması

8.      Loncaların işlerliklerinin kaybetmeleri

9.      Osmanlı’nın toplumsal güvenliğini sağlayan hisbe kurallarının bozulmasında kendini gösterdi. Ve devlet mali krize girdi.

§         Bu gelişmeleri takiben;

Ø      Mültezim, giderek ana gelir kaynaklarına el koymuş

Ø      Çiftlikler ve malikâneler gelişirken; miri (devlete ait) topraklar azalmıştır.

Ø      İltizam sisteminin yaygınlaşmıştır. àBu da, tarımsal toprakların özel mülkiyet biçimine dönüşmesi ve gittikçe büyüyen dünya pazarlarına bağımlı tarımsal üretime yol açarak Osmanlı toplumsal kuruluşunu etkilemiştir.

§              KDE’ye uzanan sürecin başlangıcı Kazancıgil’e göre çiftliklerin gelişmesiyle önce çiftlik sahipleri, sonra da tüccarlar aracılığıyla olmuştur. İltizam sisteminin ve çiftliklerin yaygınlaşması ile ayan denilen yerel esnaf iktisadi ve toplumsal alanlarda güçlendirmiştir. Bu da devlet seçkinleri ile çevresel seçkinler arasındaki uyumsuzluğu ve rekabeti kuvvetlendirmiştir. Merkez-çevre ilişkilerini bozmuştur.

§         Çiftliklerin yaygınlaşması üretim ilişkilerinde; tarımsal emeğin örgütlenmesi ve kontrol edilme biçimleri üzerinde değişikliğe yol açmıştır. Bu değişiklikler:

Ø      Ailesel üretim birimlerinin yerini, üzerinde çok miktarda tarım işçisinin çalıştığı büyük üretim birimleri almış; bu yoldan dünya ticaretine bağımlı tarımsal üretim “ikinci serflik” denilen biçime benzer bir tarımsal emek örgütlenmesi geliştirmiştir.

Ø      Devletin tarımsal üretim süreci üzerinde uzaktan uyguladığı, idari nitelikteki, nispeten hafif kontrolün yerini, ayanın köylüler üzerindeki çok daha yakın, baskılı, sömürücü ve ezici iktisadi toplumsal kontrolü almıştır.

§         Bütünleşme-çevreselleşme süreci oluşurken, Osmanlı Devleti 19. yüzyılın devletlerarası sisteminin gereksinmelerine boyun eğmek zorunluluğunda kalmıştır. Bu, siyasal baskılar, savaşlar, çeşitli eşitsiz ve Osmanlı çıkarlarına aykırı ticaret anlaşmaları yoluyla olmuştur.

§         Bütünleşme süreci 1840’larda tamamlandığında, KDE’nin etkisi Osmanlı sanayisini yıkmış ve ekonominin Batı ülkelerinin kontrolüne girmesini sağlamıştır. 1881’de kurulan Düyun-u Umumiyye İdaresi bu sürecin önemli bir aşamasıdır. Sürecin siyasal-kurumsal alandaki karşılığı ise 1838’de başlayan Tanzimat hareketidir.

     Osmanlı Devleti’nin dönüşümü sürecinde Osmanlı’nın kapitalistleşememesinin nedeni Batı Avrupa feodalizminin Osmanlı’da görülmemesi ve devletin pazar mekanizmalarındaki bu denli kontrolünün pazar mekanizmalarının gelişmesine engel olmasıdır.

     Kazancıgil üç ayaklı bir “kontrol mekanizması”ndan bahseder. Bunlar Padişah, patrimoniyal bürokrasi ve ulemadır. Bunlar içsel dinamiklerin etkisi ile değişimi yavaşlatmışlardır. Değişimin yavaşlığının bir diğer yönü de Batı Avrupa’daki tüccar gruplarını, güçlü bir sosyal sınıfa dönüştüren sürecin Osmanlı’da oluşmamış olmasıdır. Ayanlar çevreye egemen hale gelmesine rağmen, merkez üzerinde etki ve kontrol gücüne ulaşamamışlardır. Çünkü Osmanlı’nın kurumsallaşmasının temelindeki ilke “iktisadi gücün siyasal erke çevrilemezliği”dir. Bunun sonucunda ayan, ne kadar güçlenip çevreyi kontrolü altına alsa da kontrol mekanizmasının devlet üzerindeki egemenliğini kaldıramamış, bu ilke doğrultusunda da toplumsal statü ve güç elde etmek için sürdürülen rekabet ve uğraş pazar aracılığıyla değil, devlet aracılığıyla yapıla gelmiştir.

    Bu nedenle bu grupların yaşam tarzları ve değer sistemleri patrimoniyal bürokrasinin etkisi altında kalmıştır ve sermaye birikiminden çok, tüketime yöneliktir. Yani Osmanlı İmparatorluğu’nda gücünü pazardan ve özel mülkiyetten alan ve iktisadi faaliyetlerle uyuşacak tipte kültürel ve davranışsal niteliklere sahip bir sivil toplum oluşamamıştır. Çünkü özel mülkiyet de Osmanlı’da sınırlı statüye sahiptir. Bu durumda 1808’de imzalanan Sened-i İttifak hiçbir şekilde Osmanlı’nın Magna Carta’sı diye yorumlanmaz. Avrupa’da tüccarlar, devlet baskıcı olmadığı için kapitalistleşmeyi becerdiler; fakat Osmanlı Sened-i İttifak’la bu tüccarları kontrol altına aldı ve merkeze muhalefet olmalarını engelledi.

     Kısaca Osmanlı Devletinin modern devlete dönüşümünü kısıtlayan temel çelişki: toplumsal kuruluşun 1840’a kadar KDE ile bütünleşmesini tamamlamasına karşın, patrimoniyal bürokrasinin, bu grupları siyasal erke erişmelerine ve dolayısıyla da, Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. yüzyılın devletlerarası sisteminin koşullarında bağımsızlığını koruyabilmesi için gerekli olan modern devletin oluşumu sürecini engellemiştir veya en azından yavaşlatmıştır.

     Toplumsal iktisadi gücün siyasal erke çevrilmesi konusunda ilk adımlar Tanzimat’ta atılmıştır. Bunun yanı sıra devlet seçkinlerini arasında da önemli değişikler olmuştur. Batı modeline göre yüksek öğretim kurumları açılmaya başlamış ve daha sonra laik öğrenim sisteminin geleneksel öğretim sisteminin yanı sıra uygulanmaya başlaması yeni bir seçkinler grubunu oluşturmuştur. Genç Türkler ve Kemalistler bu yeni kurumlarda eğitim görmüş ve laikliğe, ulusçuluğa bağlanmışlardır. Fakat temel devamlılık; devletin sivil topluma egemen olduğunu temel veri alan, meşruiyet ve otoritenin devlet seçkinlerinin tekelinde olduğunu ve sivil seçkinlerle paylaşılamayacağını savunan patrimoniyal kökenli gelenektir. Yani “bürokratik devamlılık söz konusudur.

      Modern devletin temelinde seçkinler uzlaşması yatar. Kemalistler ordu komutanlarıve subaylar, taşra eşrafı, toprak sahipleri ve aydınlardan meydana gelen yapısıyla modern devletin oluşumu için gerekli bu uzlaşmayı, altyapıyı sağlamıştır.

§         Kemalizm’in modern devletin temeline yerleştirdiği pozitivizm ve solidarizmi, düşünsel sistemin temeline koydukları bilim kavramının ilk izlerini Genç Türklerde bulmak mümkündür. Bunun yanı sıra laiklik, kadın hakları, dil reformu, fes yerine şapka, birden fazla kadınla evlenmeyi yasaklama, eğitim ve yargı sistemlerinin tümden laikleştirilmesi gibi düşünceleri onlar da savunuyordu.

Modern Türk Devletinin oluşmasındaki önemli öğelerden bir tanesi de Genç Türkler döneminden kaynaklanan iktisadi düşünce ve eylemlerdir. Türk sermayesiyle ilk şirketlerin ve bankaların kurulması bu dönemde olmuştur. Burada asıl önemli olan, bu girişimlerin kökeninde yatan ulusal ekonomi geliştirme, bu alanda ulusal politikalar izleme düşüncesidir. àBu düşüncenin uygulanmaya başlaması ile ulusal kapitalist ekonominin temelleri atılmış, ileride gelişecek olan devletçiliğin ilk belirtileri görülmüştü. Bu devlet bürokrasisinin diğer alanlardaki öncü rolünü iktisadi alanda da uzatmış, elinde sermaye birikimini sağlamak suretiyle ulusal burjuvazinin büyümesine de yardımcı olmuştur.

§         Devlet seçkinlerinin sivil topluma egemen olmasını öngören; fakat aynı zamanda da, diyalektik bir süreç içinde burjuvazinin de kuvvetlenmesini içeren, devletçilik ilkesine dayalı ulusal ekonomi anlayışı 1946’lara kadar Kemalist rejimin direğini teşkil etmiştir.

§         1946–1950 dönemi tek partili sistemden çok partili sisteme geçiş ve kuvvetlenen burjuvazinin iktisadi güce kavuştuktan sonra, siyasal erki doğrudan doğruya ele geçirmeye çalıştığı dönemdir. Bu yıllar, Türk toplumsal kuruluşunda hala bir ölçüde devam eden statü düzenine bağlı tabakalaşmanın yerini kesin olarak iktisadi güçler dengesine dayalı sınıfsal düzenin aldığı yıllardır.

§         Bu dönüşümün ardında sanayileşme yatmaktadır.

§         Kemalizm’in düşünsel içeriği, birçok yönlerden Genç Türklerin Batılılaşmadan yana, pozitivist kanadının devamıdır. Fakat Kemalizm, bilim, ilericilik, ulusçuluk, laiklik ve halkçılık gibi kavramları gerek içerik gerekse uygulamada çok ileriye götürmüştür.

§         Modern Türk Devleti’nin temelinde yatan seçkinler uzlaşmasının gerçekleşmesinde halkçılık ideolojisinde önemli rolü olmuştur.

§         Mustafa Kemal halkçılığı; tarihsel koşulara göre içeriği değişen bir kavram olarak görmüştür. Halkçılığı önce bürokrasi ile halkı yakınlaştırmaya yönelik bir doktrin olarak tanımlamış, sonra bu kavrama toplumsal ve sosyalist bir içerik vererek Ankara hükümetini “halkın hükümeti” diye tanımlamıştır. Daha sonra da halkçılığı solidarizmden esinlenen, sınıfsız Türk toplumunda herkesin çıkarını gözeten, dayanışmacı işbölümünü öngören bir akım diye tanıtmıştır. Devlet seçkinleri ile sivil seçkinler arasındaki uyumu pekiştirecek bir öğe olarak kullanmıştır.

§         Kemalist devlet, seçkinlerinin değerler sistemi ve merkeziyetçi yapısı itibariyle jakoben(tepeden inmeci) diye nitelendirilebilir. Doğaldır ki bu seçkinler, siyasal merkezin gücünü zayıflatabilecek(örneğin kişisel girişim, âdemi merkeziyetçilik gibi) doktrinlere ilgi göstermemişlerdir.

§         Kemalizm, devlet kuruculuğunda hukuksal sorunlara büyük önem vermiştir. Bir yerde Kemalizm’i hukuksal yoldan devrim diye tanımlayabiliriz. Bu devrimin araçları devlet ve hukuk düzenidir. Ulusu yaratmak, iktisadi kalkınmayı sağlamak, toplumu pekiştirmek için gerekli itici güç devletten gelmektedir.

§         Kemalizm’in Modern devlete verdiği yeni meşruiyetin özellikleri

Ø      İçeriği “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” olarak tanımlanmıştır.

Ø      Evrensel nitelikli ve toprakla kavramsal ilişkisi olmayan İslam ilkelerinin yerine toprağa bağlı ve belirli sınırların içine yerleştirilmiş ulusçuluk anlayışını öngörüyordu.

Ø      Yeni Devlet ve onun seçkinleri, Osmanlı’da olduğu gibi, içeriği değişmiş olan meşruiyeti tekellerinde tutuyorlar, sivil toplumla pek paylaşmak istemiyorlardı.

Ø      Ancak meşruiyetin hem kaynağı hem de amacı bambaşkaydı.

§         Hilafetin, Şeriat Mahkemelerinin ve Medeni Kanunun kabulü ile Kemalizm, Osmanlı meşruiyeti ile tüm bağları kesiyor, laikliği, devletten sonra aile ve kişiyi kapsayacak şekilde genişletiyordu.

§         Kişinin ve kişisel girişimin desteklenmesi, kapitalist birikimi destekleyen politikalar, 1930’larla 1950’ler arasında burjuvazinin yükselmesine ve iktisadi toplumsal alandaki gücünü siyasal düzeyde de göstermesine yol açacaktı. Fakat burada, sivil toplumun devlet üzerinde ve burjuvazinin bürokratik seçkinler üzerinde aniden egemenlik kurmaları söz konusu değildir.

§         Kazancıgil’e göre Kemalistler, KDE ile bütünleşmiş, çevreselleşmiş bir toplumsal kuruluşu, tarihsel imparatorluğun kalıntılarını ortadan kaldıran ve Pazar ekonomisine dayalı güçlü sivil toplumun gelişmesine izin verecek modern devlete kavuşturamazlarsa, siyasal bağımsızlığın elden gideceğini biliyorlardı. Bu nedenle Batı modeline uygun modern burjuva devleti kurmak Türkiye için bir ölüm-kalım sorunuydu.

§         Geleneksel Osmanlı İmparatorluğu’nun modern Türk Devleti’ne dönüşümü, çevreselleşmiş Osmanlı Türk toplumunun KDE’nin ve devletlerarası sistemin gereklerine uydurulması olarak yorumlanabilir. Bu dönüşümün temposu ve biçimi bahsedilen Osmanlı’ya özgü niteliklerden etkilenmiştir ve bugün dahi bu Batı’dakilerden farklı nitelikler bir ölçüde Türk Devleti’ni yönlendirmektedirler.

§         Fakat Türkiye’de Gramsci’nin deyişiyle “ilkel ve yumuşak” sivil toplumun “gürbüz yapı” haline gelmesi, “cebrilik” kavramının yerini “hegemonya”nın alması ve “her şey demek olan devlet”in yerini, güçlü bir sivil toplumu korumakla yetinen, ona egemen olaya yöneleceğine, etrafını çeviren bir kale niteliğindeki devletin alması henüz gerçekleşmemiştir. Cumhuriyet tarihinden beri çok mesafe kat edilmişse de, yolun sonu henüz gelmemiştir.

 

 

(Hoca, mutlaka okuyun önemli dediği için çok fazla kısaltmak istemedim. Yalnızca çalışmamızı kolaylaştıracak şekilde düzenlemeye, maddeler şeklinde yazmaya çalıştım. O yüzden uzun gözüküyo ama gözünüz korkmasınJ Kolay akılda kalabilecek bir konu. Bi de makalenin başları önemli diye onları da ek olarak koydum maddeleştirerek. İsterseniz bakın. Özet özürlü olduğum için kusura bakmayın pek beceremiyorum. Kolay gele hepimizeJ )

 

EK

 

  • Kemalist devlet, yapısal olarak Osmanlı İmparatorluğu’ndan çok farklıdır. Genellikle Kemalizm’in eski ile yeni arasında tam bir kesinti teşkil ettiği ileri sürülür; ancak bu kopma olgusu yapısal, fikirsel ve davranışsal devamlılıkların tümden yok olmaları demek değildir.
  • MODERN DEVLET:  Modern devlet Batı’da oluşmuştur.
    • Esas olarak modern devleti tarihteki diğer devlet biçimlerinden ayıran oluşumun temelinde feodalitenin krizi yatar.
    • Siyasal merkez ile kuvvetli feodal çevrenin çatışması biçiminde, Ortaçağın sonlarında bazı Batı Avrupa toplumlarında gözlenen bu krizden sonra Rönesans ve 17.-18. yüzyıllarda tam biçimini alan mutlakıyetçi devletten geçen bir süreç sonunda doğmuştur.
    • Kabaca 14. yüzyıldan itibaren başlayan bu süreç toplumsal yapıların çok önemli ölçülerde farklılaşmasına yol açmıştır.
    • Modern devlet, kendisini üreten ve yaşam kaynaklarını elde ettiği sivil toplumdan farklılaşmış, memurları, bürokrasisi, polisi, hukuksal düzeni, iktisadi alandaki rolü ile ve kendine özgü değerler sistemini ve ideolojiyi yaygınlaştırmak suretiyle sivil topluma egemen olmaya yönelen, iyice kurumlaşmış bir siyasal ve idari mekanizma durumuna gelmiştir.
    • Braudel’in deyişiyle 15.-18. yüzyıllarda devlet, tüm toplumsal alanı kapsayabilme olanaklarına henüz sahip değildi. Bu olanaklara ve güce, sözünü ettiğimiz siyasal idari mekanizmanın, kapitalizmin gelişmesi ile ilişkili olarak, kuvvetlenmesi ile kavuşacaktır.
    • Yukarıda sıralanan gelişmeler modern devletin Batı Avrupa’da doğmasının ilk nedenidir. Diğer temel nedeni ise aynı dönemde ve bölgede kapitalizmin gelişmesidir.
    • Modern devlet, kapitalist dünya ekonomisinin (KDE) esas siyasal kurumu olarak gelişmiştir.
    • Kapitalist dünya ekonomisinin Batı Avrupa’dan başlayarak bütün dünyayı egemenliği altına alma sürecine bağlı olarak modern devlet de her tarafa yayılmıştır.
  • DEVLETİ BELİRLEYEN İÇ VE DIŞ SÜREÇLER:
    • Yakın zamanlarda yapılan çalışmalara bakıldığında, devlet konusunda iki esas paradigma:

1)      Devleti, dünya sistemi içinde birincil yapı olarak görür ve içsel dinamiklere öncelik tanır. Bu paradigmada devlet, analitik açıdan, sosyal sınıflar, ideolojiler ve uluslar arası sistemle olan ilişkilerinde bağımsız değişken olarak ele alınır. Modern devletin oluşumunda, siyasal ve ideolojik nitelikteki, çoğunlukla toplumun içsel ve dışsal dinamiklerinin kesişme alanlarında görülen süreçlerin öncelikli rol oynadığı ileri sürülür.

2)      Devleti ikincil yapı ve modern dünya sisteminin çeşitli kurumlarından bir tanesi olarak ele alır. Bu paradigmada devlet, analitik açıdan, ara değişken olarak kullanılır. Bu yaklaşıma Wallerstein öncülük etmiştir. O, modern devletin oluşumunu ekonomiye ve KDE’nin gelişimine bağlar.

 

§         Birinci paradigmayı savunanların, modern devletin oluşumunu salt dışsal ve ekonomik değişkenlere öncelik tanıyarak açıklayan ikinci paradigmanın taraftarlarına yönelttikleri temel eleştiriàBenzer iktisadi yapıların üzerine inşa edilmiş olan modern devletlerin aralarında görülen köklü farklılıkları açıklamaktan yoksun olmaları(Fransa-İngiltere)

§         Türk devletinin oluşumuna bakarken hangi paradigmaya sahip olmamız gerektiğine, oluşumun somut niteliklerine göre karar vermeliyiz.

§         Osmanlı İmparatorluğu’nun modern devlete dönüşme sürecinde, Osmanlı’nın KDE’nin etkisiyle çevreselleşmesi bir dışsal etken olarak önemlidir; ancak modern devletin oluşumunun yönlendirilmesinde, Osmanlı toplumsal kuruluşunun kendine özgü nitelikleri de içsel bir etken olarak, dışsal dinamikler kadar rol oynamışlardır.

§         Modern devletin oluşumunda içsel ve dışsal dinamikler kadar önemli olan dünyasal sistemin merkezi ile çevresinde yer alan ülkeler arasında gözlenen ve zaman öğesi ile de belirlenen bir farklılaşmadır. Batı’da modern devlet, KDE ile iç içe, aşağı yukarı aynı zaman kesitleri çerçevesinde gelişmiştir.

§         Wallerstein, modern devletin oluşumunda KDE’ye öncelik verirken, Weber ise modern devletin, büyük boyutlu örgütlenmiş kapitalizmin doğuşunda çok önemli bir rol oynadığını söyler. Modern devlet sayesinde feodalizmin kalıntıları ortadan kalkmış, ticareti köstekleyen iç engellerin kaldırılmış, maliye ve vergileme politikaları, düzenli bankacılık, yatırım ve mülkiyet sistemleri ortaya çıkmıştır. Marx ise ekonomik değişkenin siyasal değişkene göre önceliğini varsayar ve devleti egemen sınıfın aracı olarak görse de, bazı tarihsel durumlarda devletin otonomisini ve sivil topluma egemen olabileceğini kabul etmiştir.

§         Osmanlı-Türk toplumunda ve genellikle Üçüncü Dünya ülkelerinde toplumsal kuruluşun özerkliğini kaybederek çevreselleşme sürecine girmesi daima modern devletin oluşmasından önce olmuştur. Bunun sonucu olarak da, Batı’dakinin tersine, kapitalizm-modern devlet ikilisi bağımsız bir süreç içinde gelişememiştir. Bununla birlikte KDE ile bütünleşme süreci başlamadan önce Osmanlı Devleti’ni belirleyen nitelikler, Batı’da devleti belirleyen niteliklerden çok farklıdır. Dolayısıyla, Osmanlı-Türk Devletinin oluşumunu incelerken, içsel-dışsal dinamikler diyalektiğini dengeli biçimde kullanmak zorunludur.

 

 

 

Yorum Yaz